|

2007 yılında bir yazı kaleme almış ve “özellikle hedefler konusunda çok yanılan Babacan yerine, parti tabanında desteklenen Nazım Ekren’in gelmesi gerektiğini” savunmuştum...
Bu sadece benim düşüncem değil, “borçlanmayı ve sıcak para ile genleşmeyi” marifet saymayan herkesin isteğiydi...
Düşüncemiz hayata geçti ve Nazım Ekren, ekonominin “koordinatörü” oldu! İyi de oldu! Türkiye, 2007 Kasım ayından itibaren büzüşen dünya piyasalarına rağmen “kendi yağında bugüne” kadar gelmeyi, borçlanmadan dönmeyi becerdi! IMF ile “anlaşma” yapılmadı! Başbakan “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” açıklamasını yaptı ve en önemlisi dünya genelinde “Ulus Devletler” kriz algılaması içinde “varlıklarını özel sektöre” transfer ederken, Türk Devleti “para kaptırmadan” bugünleri atlattı!
Ama bildiğiniz gibi her “başarının” ve özellikle “uluslararası finans kapitale” karşı “milli çıkarları” korumanın bir cezası vardır! IMF anlaşmasına “borçlanmak çözüm değil” diyen Nazım Hoca da istisna değildir!
Nazım Hoca artık “devredışı”! IMF’den “Sonuna kadar borçlanalım, sıcak paraya kanımızı emdirelim, bunun kısa vadeli sonuçlarını da mucize gibi pazarlayalım” lobisi iş başında! Yapılan yorumlar bana göre çok komik ve aynı zamanda “acı”! Neymiş “Babacan çok başarılıymış, onun için geri gelmiş”!
Sevgili dostlar, 2003-2007 Kasım arasında özellikle “Babacan’ın başarısı gibi” gösterilen her dönemde yazdım, şimdi de yazacağım; Türkiye’nin “o dönemde asla bir ekonomik mucizesi olmadı”! Dünya uçtu, biz emekledik! Dünya durdu, biz durduk!
İşte o dönemde yazdığım, o günlere ait gerçekler:
“...Cari açık ve dış ticaret açığında rekorlar kıran, yani parasını değerli kılarak ithal mallarını kendi ülkesinde ucuz hale getiren, döviz kurunun sıcak para girişi ile devamlı düşen bir trend içinde kalmasını sağlayan her ülke; kısa vadeli tanımlanmış bir gözlem aralığında büyür.
- Türkiye’de yaşanan, dünyanın ilk ve tek cari açık artı dış ticaret açığı ile sağlanmış büyüme rekorudur. Bu aslında büyüme değil, cari açık ve dış ticaret açığı gibi iki önemli değişkeni dibine kadar zorlayan ve ekonomiyi orta ve uzun vadede sakat bırakacak illüzyondur.
- Bu büyüme Türk üreticisinin büyümesi değil, Türkiye’ye mal satan yabancı üreticilerin büyümesidir. Türkiye’ye 2003 yılında 100 birim mal satan bir yabancı üretici 2003-2007 arasında yıllık ortalama yüzde 5-15 arasında büyüyerek, düşük kur ile “büyüdüğümüz kadar fazla mal” satar hale gelmiştir. Bu denklem değişikliği o firmanın Türkiye’deki rakibinin de kapanmasına, iflas etmesine yol açmıştır. Böyle büyüme olur mu? Dünya üzerinde kendi üreticisini yok ederek büyüyen bir ülke örneği daha var mı?
- Büyümeyi sağlayan “kuru basarak“ aynı anda sıcak paranın rantını maksimize eden dinamiğe, serbest dolaşamadığı için mal satamayan yerli endüstrinin günden güne ithalatçı olması gerçeğini ekleyin, ortaya çıkan sonuç çok net; ithalata dayanan kısa vadede lüks tüketim ile yerli üreticinin yok olması pahasına büyür görünen bir ekonomi...
Sevgili dostlar, bir ülkede “finansal entellektüel” kesim “devşirmeyse”, baba parasıyla Amerika’da, Avrupa’da “okuyanlar”, orada kendilerine anlatılanlar gereği “kapitalizmi-liberalizmi” borçlanmadan ibaret sanıp, borçla sağlanan hayatı da “gelişim” sanıyorlarsa ve en kötüsü “bu adamlar” bir ülkede “kamu-özel” çoğunluktaysa, o ülkede daha çok “Nazım Hocalar” harcanır!
Hemen de üstlerine almasınlar canım; ben Pakistan’dan bahsediyorum! Bizde hiç öyle şeyler olur mu!
Yiğit Bulut
|